porno canli mac izle

Posts tagged Şahnaz Aras

Hayat ve Biz

Dün, yani maximum 50 yıl önce,
Nasıldı hayat? İnsanlar, iletişim, aile-çocuk ilişkileri nasıldı?
Onlar da bizim gibi bir arayış içinde miydi acaba?
Elbette ki evet, değil mi? insanoğlu diğer canlılardan farkını her devir ve dönemde aklını kullanarak ortaya çıkardığı yeniliklerle göstermiştir. Bunu o zaman da gösteriyordu.
Öncelikle biz büyüklerin oyuncaklarının hem sayısı hem de çeşidi günümüze oranla azdı…
Tabii insanların sayısı da… Daha yeni diyebileceğimiz yakınlıkta, İkinci dünya savaşı gibi bir badire atlatılmıştı. Tıp bu kadar gelişmemişti. Nüfus bu kadar çok değildi kısacası…
Ulaşım hızlı ve kolay değildi ama saatlerimizi alan TV yoktu mesela…
Akşam hava karardığında aile bireyleri bir arada idiler mecburen, konuşulurdu yine mecburen.
Bir ihtiyaçtır insan için konuşmak da dinlemek de…
Nihayetinde arayışlarını sürdürse de insanlar, o zaman
Arayışları esnasında oyuncak çeşidine boğulmadıkları için nefes alabiliyorlardı.
Nefes alabildikleri için de
Oyuncakların amaç olmadığını geç olmadan fark edebiliyorlardı.
Nasıl mı?
Meşgalenin olmadığı yerde dinleme vardır. Dinleme!
İnsan, sadece kulağıyla dinlemez. Bazen gözü ile bazen hissi ile bazen tüm bedeni ile dinler, dinlemelidir. Eğitimciler buna “Etkin Dinleme” der.
Evet, etkin dinleme!
Konuşmak için sıra bekleme değil!
Karşıdaki konuşurken, konuşulanlara anlam yükleme değil!
Konuşana akıl okuyuculuğu yapmak değil!
Konuşulanlara haklı çıkmak için en uygun cevabı düşünmek değil!
Konuşulanları önceki bilgilerimizle birleştirip sonuca varmak değil!
Sadece dinleme…
Karşıdakinin söylemek, anlatmak istediklerini, onun ruh halini, isteğini görebilmek gerçekten anlayabilmek için sadece dinleme…
Nitekim bu vardı!
Yani insanlar, birbirini tanır ve anlardı…
Anlaşılmak ne kadar önemli bir olgu! Ne büyük bir nimet!
Öyle olmasaydı, bizi güldürürken düşündüren şu söz: “Bu dünyada beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı!” dilimize dolanır mıydı?
Bundan 20 yıl önce Avrupa’da insanların psikologlara gidip para ödediklerini ve psikologların kendilerini dinlediğini, sadece dinlediğini duyduğumuzda gülmüştük belki… Ya şimdi?
Hani toplum olarak çok güzel değerlerimizin gittikçe kaybolduğunu, yeni nesil de olmadığını söyleriz.
Ne midir bunlar?
Birçok var tabii ama en başında “Büyük sözü eskisi gibi dinlenmiyor” gelir deriz belki
Ya da aile için de anne baba otoritesi kalmadı deriz belki
Günümüzde anne babalar çocuklarının kuklası olmuş diyenler olur belki
Bizim zamanımızda böyle miydi? Babanın sözü kanun gibiydi, diyenler olur öte taraftan!
Doğru, bunları söyleyenlerin hepsi kendi pencerelerinden bakınca haklı ve doğrular!
Ancaaaaaaakkk!
Kimsenin değil, sadece doğruluğun penceresinden bakınca ise değiller! Neden mi?
Dün dedik ya hani, 50 yıl önce…
Meşgale yoktu günümüzde olduğu kadar,
Anne babalar dinlerdi çocuklarını, yavrularını… Dinlerlerdi onları, yürekten
Ne zaman mı? Bebeklikten itibaren kısa pantolonlu dönem bitinceye dek
Sonra ne mi olurdu? Artık Evlat dinlerdi anne-babayı…
Çünkü anne-baba artık bilirdi evladını, tanırdı… Tanıdığı evladına da yapısına uygun nasihat ederdi. Yapısına uygun yol gösterirdi. Sonuç ne mi olurdu? Tabii ki “Kanun gibi dinlenilen söz”!

Bir bahçıvanın tohumu tanıması gibi
Hangi tohumun neye ihtiyacı olduğunu bilip ona göre yetiştirmesi gibi
Onlar da bilirlerdi!
Bildikleri için de evlatlarına yapılarına uygun yön verirler, yol gösterirlerdi
Dinlemeyen evlat nihayetinde pişman olurdu elbet!
Bu sonuç ne beddua idi ne de kehanet…
Bu durum; az su ile büyümesi gereken tohuma az, çok su ile büyümesi gereken tohuma çok su dökmekten farksızdı…
O zamanlar, yürüyüşünden insanların tanınması sıradandı
Dinlemenin etkin olduğu o dönemde kimin kime neyi niçin söylediğinin bu nedenle önemi vardı…
“Su küçüğün, söz büyüğün” denilmesi bundandı…
Çocuğa hizmet, büyüğe ise hürmetin olması doğaldı…

Bugün bunların eksikliğini hissedip olmadıkları için şikayet etmek çözüm müdür?
Bugün, bebeğimiz daha doğmadan ona neredeyse bir servet harcamamız, sadece egomuzun isteği değil midir?
Rengarenk, her gün farklı giydirme isteği, en iyi okullarda okutma isteği, ona gelecek hazırlama isteğinin temeli nereden gelir?
Bütün bunları yapmak uğruna hırsla bir sürü iş yapmak ve daha çok para kazanmak için evladımızı dinlemekten yoksun kaldığımızı görmüyor muyuz?
Dinlemek!
Evladımızı dinlemek!
Sakın ha işitme duyusu ile karıştırmayın!
Benim işitme engelli velilerime hakaret sayarım. Çünkü onlar, evlatlarını hayranlık duyacağım derecede dinleyebiliyorlar!
Bilmeliyiz ki daha doğmadan geleceğini kafamızda planladığımız evlatlarımız, bizim onlar için hazırladığımız-planladığımız geleceği istemeyebilirler!
Nitekim günümüzde ebeveynler, geçmişte söz dinleyen evlatları örnek gösterip dinlenmemekten şikayet ediyor, günümüz çocuklarını ise nankörlükle suçluyorlar.
Günümüzde Ebeveynlerin kendilerini kültürümüzden gelen değerler nedeni ile geçmişteki ebeveynler statüsünde görmeleri güzeldir, belki…
Ancak unutulmamalıdır ki önemli olan insanın kendini nerede gördüğü değil, insanın nerede görüldüğüdür.
Kısacası geçmişteki ebeveynler gibi saygı görmek istiyorsak
Öte yandan hak edilmeyen hiçbir şeyin bizim olamayacağını da biliyorsak
Saygı denen olgunun kan bağı ya da maddi karşılıkla gelmeyeceğini unutmadan,
Saygı duyulacak eylemler yapmalıyız…
Geçmişteki ebeveynlerin bildiklerini bilmeden, onların evlatlarını ne kadar iyi tanıdığı gerçeğini göz ardı ederek, kendini o ebeveynler statüsünde görüp, günümüz çocuklarına “nankör” demek, haksızlık olsa gerek!
Ne dersiniz?

Şahnaz Aras

Arayış

Nefes aldığımız sürece devam ede gelen bir olgu.
Bilmem farkında mıyız?
Yaşamımızın her anında bir arayış içindeyiz aslında, peki ne arıyoruz?
Nereye ulaşmaya çalışıyoruz?

Bir acayip çaba, bitmez bir koşuşturma… kısacası, yaşam gailesi dediğimiz bu durum;
Daha bebekken… Aslında, doğar doğmaz başladı. Nasıl mı?
Ağlayarak doğduk. Adeta “bana bakın, benimle ilgilenin” dedik.
Nitekim etrafımızda insanlar pervane oldular.
Geçen zaman içinde kimimiz az kimimiz daha çok ilgi istedi, bekledi.
Büyüdükçe arayışımız da büyüdü.

Her yaş grubunda farklı bir arayış var
İlk günlük bebek sadece insan ister etrafında
Sonra… Tabii ki sonrasında oyuncaklar girer devreye…

İlkokul çağındaki çocukta bir arayış içinde, Lise çağındaki genç de…
Üniversite öğrencisi de bir arayış içinde, Meslek sahibi genç de…
Evlilik arifesindekiler durgun, sorguluyor adeta, arayışım bitti mi diye
Evlendikten sonra, kavuşunca sevdiğine…
İnanın, O da yine girer, bir arayış içine.
Öyle ya, evli ve çocuklu insanlar da arayış içinde
Tıpkı bebeklikteki gibi
Hani elimize oyuncaklar verilmişti ya… Oyalanmamız için,
Büyüdükçe oyuncaklar da büyür ve isimleri değişir sadece… Yaş gruplarına göre
Önce Oyuncak, oyuncaktır gerçekten adı gibi
Sonra kitap olur bazen… Bazen markalı giysi
Sonra… Büyüdükçe büyüyordu ya… Araba, ev olur belki
Hatta belki! Arkadaş, eş! Onlar oyalar bizi… Oyalar…
Zaman geçer onlarla… Ama biz doymayız elimizde iken onlar
Gidince üzülürüz oysa. Elimizde iken iyidir, ama
Ama sı vardır işte… Şu da olmalıdır, şu şekilde olmalıdır, bu da!
Der dururuz!
Arayış devam etmektedir aslında… Arayış!
Bu arayış denen olgu, ne zaman bitecek? Ölünceye dek devam mı edecek?
Herkes böyle midir acaba… Ölmeden arayışını bitirenler yok mu?
Derseniz…
Var!
Kim mi onlar? Nasıl mı yapıyorlar…
O kadar basit ki cevabı aslında. Söylersem inanmayacaksınız!
Ancak! Yapmak isterseniz hiç de kolay olmadığını
Ve doğru söylediğimi anlayacaksınız…
Hazır mısınız? Söyleyeyim mi?
Peki
Bir söz vardır hani; “O nu aramakla bulamazsın, ancak bulanlar yine arayanlardır”
İşte bu söze binaen onlar da arıyorlar ve bizlerden farkları ise buluyorlar. Neden mi?
Hayatın içinde her yaş döneminde adı değişse de işlevi değişmeyen
Vaktimizi alan oyuncakların en büyük özelliği; bize ait olmaları, değil mi?
Yani, Bizim, onlara sahip olmamız!
Sahip olma isteği, içimizde bizi tatmin eden istek!
Bizi derken, aslında bizi değil! Egomuzu tatmin eden istektir bu!
Ego!
Doymaz ki!
Ego, yaşadığımız sürece ister!
Hep elinde olmayanı ister!
Daha… Daha… Daha… Diye sahip olmaktır tek bildiği.
O başaranlar;
Arayışlarını, Ego tatmini için değil
Kendileri için yapıyorlar ve arayışları, yaşamları sona ermeden önce sona eriyor.
Aradıklarını buluyor, huzurlu bir yaşam sürebiliyorlar!
Çünkü onlar,
İçlerinde iki tane “ben” olduğunu bilen,
Ego olan “ben”i dinlememeyi seçen,
Kendi “ben”lerini bulabilenlerdir!

Vusülsüzlük, usülsüzlüktendir!
Varamıyor… Kavuşamıyor… Hasret kalıyorsak, Huzura…
Bir bakalım kendimize, aynadaki yüzümüze
Egomuz bizi nerelere, neden götürüyor diye…
Çünkü
Gerçek arayış,
Oyuncaklarla vakit kaybı yaşamadan,
Senden öte seni, egonu değil, içindeki gerçek “ben”i bulmak için yapılır!

Şahnaz Aras
Kişisel Gelişim Danışmanı

Doğru bir insan olmak kolaylaşıyor!

Doğru bir insan olmak kolaylaşıyor!
Bir söz vardır hani…
“Doğru olursan, ok gibi, fırlatır atarlar seni
Eğri olursan, yay gibi, elde tutarlar seni” diye

Hayatımızın herhangi bir yerinde
Hatta daha çocuk yaşta iken karşılaşırız bu gerçekle. Şöyle denir o zamanlar bize; “Her doğru her yerde söylenmez evladım!” Ve biz!
O küçücük beynimiz, kocaman yüreğimizle sorgulamaya başlarız… Doğru nerelerde söylenir acaba diye… Gözlemleriz çevremizi… Konuşanları, konuşulan ortamları, kimin kime neyi ne kadar söylediğini…
Şunu görürüz nihayetinde:
Doğru; dört duvar arasında sadece birbirine güvenen insanların paylaştığı bir durum!
Neden mi? Doğru söylendiğinde kaybedilecek bir şeylerin korkusu, susmayı gerektirdiği için…
Bizler, 60-70-80 yıllarında çocukluğu geçenler böyle büyüdük. Her birimiz bu gerçeği kendi yapımıza uyarlayıp bir kişiliğe büründük.
Bunun neticesinde ne mi oldu? Madden güçlünün yanında yer almak isteyenin doğru konuşmaması oldu tabii ki.
Çünkü güçlünün yanında yer almak demek bir anlamda güçlü olmak demekti!
Peki ya doğru olmak! Haklı olmak!
Tarih, güçlü ama haksız olanları hep yermişti oysa…
Haklı ama zayıf olanları ise baş tacı etmişti.
Hikayelerini, sevdalarını, en ince ayrıntısına kadar dilden dile dolaştırmıştı…
Hal böyle iken nedendi bu güç sevdası?
Birçok nedeni var elbette! Birçok nedeni…
Ama hepsinden önemlisi ve bütün nedenlerin temeli tek bir şeydi! Ne mi?
Ego!
Bu kadar basit mi?
Evet, bu kadar basit!
Ego’nun zaferi kısadır oysa. Hani derler ya;
“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye… İşte Egonun da zaferi, güç gösterisinin süresi bu kadardır…
Diğer taraftan belirtmeliyim ki,
Haklı olmak-doğru olmak demek aslında en büyük güce sahip olmak demektir!
Hak –doğruluk, gücün kendisidir çünkü!
Ama ego bunu bilmez… Ego görünenle vardır. Hakkın içinde var olan güç ise ancak hissedilir. Zamana ve mekana sığmayacak kadar büyüktür çünkü…
Bu nedenledir ki binlerce yıl önce yaşamış ama doğruluktan ayrılmamış sıradan bir çobanın hikayesi bile unutulmaz. Savunduğu doğruluk, onu unutturmaz ki!

Biz Türk toplumlarındaki aile kavramı, büyüklere saygı gibi güzel olgular, güçlünün karşısında doğru konuşmama gibi bir mazerette de kullanıldı maalesef…
Yıllardır devam eden bu durum, toplumumuzun güzel değerlerine dinamit koymaktan farksızdı oysa…

Şimdi, yani 90-2000 ve 2010 kuşağında çocukluk yaşayanların durumu ne mi?
Onlar kırılma dönemini yaşadılar, yaşıyorlar…
İnternet, cep telefonu, mesaj dönemi yaşayan çocuklarımız ve gençlerimiz doğruyu daha çok kişi ile paylaşmayı ve aslında farklında olmadan doğruyu her yerde konuşmayı öğrendiler…
Önümüzdeki yıllarda bu çocukların çocukları onlardan daha şanslı olacaklar elbette! Gittikçe dalga dalga yayılan bu doğruyu paylaşımı kimse engelleyemez artık…

Herkes internetin çocuk gelişimi üzerinde olumsuz etkilerini konuşurken benim bu söylediğimde ne böyle? Diyebilirsiniz!
Bir çocuk gelişimci, yıllarca her tür çocukla çalışmış ve hala da çalışan biri olarak vardığım sonuç ve gerçek bu!
Bu bizim toplumumuzun durumu elbette.
Öte yandan, Avrupa ve diğer ülkelerde zaten böyle bir durum yok. Onlar her yerde ve ortamda (normal halk için geçerli bu söylediklerim) doğruyu konuşmayı tercih ettikleri için aile bağı, büyük karşısında saygısızlık gibi bir kavramı bilmiyorlar zaten. Öyle bir dertleri de yok. Onlar için doğruyu konuşmaktır önemli olan.
Şimdi internet denen durumla dünya küçüldü.
Bizim çocuklarımız da Avrupa gençleri de ortak payda da buluşup konuşuyor, paylaşım kuruyor…
Aynı zamanda, Tarihin taç ettiği haklı ve doğru insanların hikayeleri, bu paylaşımda bulunan bizim çocuklarımızın beyinlerinde duruyor…
Bu durum, çocuklarımızla aileler arasında iletişim problemleri doğuruyor elbette. Nitekim birçok velim çocuğunun karşısında nasıl davranacağını şaşırıyor. Çünkü en ufak yalanını yakalayan çocuk bizim gibi susmuyor artık.
Nihayetinde baba veya anne otoritesini ayaklar altına alıp yalan söylediği için evladından özür dilemek zorunda kalıyor.
Sonuçta ne mi oluyor. Elbette ki bir daha yalan söylememek için direnen veliler ve doğrulukta kazanan çocuklar!
Aklın yolu birdir sevgili okuyucum,
Gerçekleri gizlemek teknolojinin ilerlemesi ile her geçen gün biraz daha zorlaşıyor…
Kapalı kapılar ardında konuşulanlar artık sır olmaktan çıkıyor…
Herkes gizlediği gerçekle tahmin ettiğinden daha erken yüzleşiyor…

Bu devri yaşayan çocuklarımızın doğruyu seçmemesi de bir o kadar mantıksızlaşıyor!
Kısacası, şimdiye değin bizler doğruyu seçip orda kalabilmek için direniyor, savaş veriyorduk…
Bu savaşı verip doğruluk yolunda ilerliyorduk. İlerlerken sonbaharın yaprakları dökmesi gibi, doğruların gizlenebilmesi, bizi…
Bazen hevesimize
Bazen korkularımıza yenik düşürüyor… Bir bir döküyordu…
Şimdiden sonra ise,
Doğruluk yolunda olmak için değil!
Olmamak için savaş verecek kimileri
Ve inanın bana, bu da doğruluk yolunda ilerleyenlerin ilkbaharı demek oluyor
Yani! Dostum,
Gelecek, doğruluğu esas alan bir insanlık vaad ediyor!

Şahnaz Aras
Çocuk Gelişimi Eğitimcisi

Küçücük, Beyaz Bir Yalan!

Küçücük, Beyaz Bir Yalan!
Mücadele…
Hayat bir mücadele…
Sürekli bir telaş, bir koşuşturma… Devam eder nefes aldığımız sürece
Dünyada; yaşam kavgası, Ekmek kavgası, varlık kavgası var…
Bunlar özünde, olması gereken durumlar, masumane
Gibi görünse de
Ulaşmak adına, illegale kayıldığı anda canavarlaşır adeta, önü alınamaz olur
Bir hata, bin hatayı doğurur…
Sonunda ise gerçekte sadece hüsran olur…

İsterseniz, Bir deneyin
Küçücük bir yalan söyleyin.
Sonra o yalanınızın yalan olduğunu sakın söylemeyin, kabul etmeyin…
O zaman o yalan,
O minicik beyaz yalan…
Oluverir birden, sizi de içine alan Kocaman bir yalan!
Birden hayatınız o yalanın doğru olduğunu ispatlamak adına
Müthiş bir mücadeleye dönüverir…
Hareketleriniz, konuşmalarınız hep o yalanı örtbas etmek içindir
Kısacası aslında, sonrasında yapılanların hepsi de yalandır!
Bu mücadele akıntıya karşı kürek çekmek gibidir
Dışarıdan kolay gibi görünse de sizi içten içe yoran
Uykularınızı kaçıran
Özgürlüğünüzü alan
Gülümsemenizi yapmacık yapan
Sevgi denen güzellikten uzaklaştıran
Hayatınızı sınırlayan, şekillendiren
Kararlarınızı belirleyen
Adeta, yarınınızı kendince düzenleyen olur
Da
Görünmez bile
Evet dostlar…
En tehlikeli kısmı da budur
Girilen bu yola neden girildiği unutulur
Nihayetinde kendi gibi, yoluna gireni de unutturur…

Ey Varlık kavgası veren insan!
Sonunda yok olup unutulacak, hem de yalan gibi, gerçekte olmayan, bir kavgaya girmek sana yakışır mı?
Öyle bir kavga ver ki yaşarken
Kavganı gören olmasın
Kavgana şahit tutulmasın
Ama kavgan, yalan değil doğru olsun
Bil ki
Legal kavgan seni, bir gün
Varlık savaşında zirveye oturtur
Tanıyan tanımayan herkes bundan haberdar olur
Olmayan bir tek belki sen olursun
Bırak O da senin mütevaziliğinin göstergesi olsun…

Ey, Yaşam mücadelesi diye,
İşimin gereği diye
Yalan limanlarını dolduran insan!
Eğer Gemini demirlediğin liman yoksa bil ki aslında,
Senin gemin de yoktur!
Hayali bir gemide, hayali bir limanda ama denizin içinde
Senin gerçek halin işte budur!
Ve biliyor musun?
Yoktur! Deniz de ölenin Mezar taşı
İllegal mücadelede ölenlerin ardından
Utanır akmaya gözyaşları
Ölmeleri yok oluşlarıdır
Hiç yaşamamış gibi!
Verdikleri mücadele…
Akıttıkları kan… Yokmuş gibi
Hiç olmamış gibidir.
Dilden dile dolaşmaz sevdaları, dolaşamaz!
Yalan limanında demirleyen geminin personeli
İçinde bulunduğu gemi gibi
Kocaman bir Yalan
Ya da
Küçücük, beyaz bir yalan! dır…

Şahnaz Aras
Çocuk Gelişimi Eğitimcisi