Varlığın Fark Edilme İsteğinin Meyvesi: YERDOYMAZ!

Varlığın Fark Edilme İsteğinin Meyvesi: YERDOYMAZ!

O gün her günden farklıydı Osman için… Daha sekiz yaşındaydı ama o da ailenin diğer fertleri gibi mutsuzdu. Maddi sıkıntı içine giren aile daha küçük bir eve taşınmıştı. Bunun neticesinde de yeni taşınılan evde Osman’ın kendine ait bir odası yoktu artık… Mutsuzdu…
Ezgi’nin ise zaten odası hiç olmamıştı, O, evin salonunun sol köşesinde ders çalışmaya alışmıştı… Sol köşe onundu. Daha yedi yaşındaydı, bu yıl okula başlamıştı. O gün okuldan geldiğinde annesinin salonun düzenini değiştirdiğini ve ona çalışma alanı bırakmadığını görmüştü! Artık ona ait bu evde hiçbir yer yoktu… Mutsuzdu…
Ahmet Bey 35 yaşındaydı, 5 yıldır çalıştığı işyerinde bina değişikliği nedeni ile ofissiz kalmıştı. Boşlukta gibi hissediyordu kendini… Mutsuzdu…
Nergis Hanım evinde dinlenirken her zaman mutfaktaki kanepesinde otururdu. Evin iç dekorasyonu yapılırken eski kanepeyi çıkarmışlar ve değiştirmişlerdi. Evin dekorasyonu çok modern olmuştu, ev harika görünüyordu, ama Nergis Hanım, nedenini bilmediği bir boşluk yaşıyor, yeni düzendeki evinde kendini rahat hissetmiyordu… Mutsuzdu…
Hani denir ya… Yedinden yetmişe…
Yukarıdaki örnekleri sayısızca sıralayabiliriz… Sonuç hiç değişmez.
Peki, sonucu değiştirmeyen, ortak sorun nedir? Elbette ki aitlik kavramı dediğimiz, benlik dediğimiz, varlık dediğimiz,… vs. Adına her ne dersek diyelim fark etmez.
Kısacası; bizim varlığımızı somuta döken, bize ve çevremize bizim varlığımızı fark ettiren-hissettiren durumun bizim beklentimize cevabı bizi tatmin etmiyorsa sorun başlar.
Hani, kiminiz yaşamış kiminiz duymuş ya da görmüşsünüzdür; evin çocuğu (genellikle 5-11 yaş arası) anne ya da babası otururken gidip kucağına oturmak ister, ya da oyun olsun diye (eğer evde sürekli ebeveynin oturduğu yer belli ise) kalkar kalkmaz yerine oturur ve yer kavgası yapar ya…
Ebeveyn, yerini çocuğuna bırakırsa bu defa da o yeri bırakır gelir, ebeveynin kucağına oturur…
Bu durumu yaşayan ebeveynler bilmeliler ki evde kendisi baskın ve yeri çok belli olan bir ebeveyndir. Çocuk kendini, yerine oturduğu ebeveyni gibi saygın ve fark edilen yapmak istediği için bu tepkiyi doğal olarak veriyor. bir anlamda benlik savaşı veriyor. (Bencil bir birey yetiştirmek istemiyorsak Dikkat! Bu çocuğun her isteği karşılanmamalıdır.)
Evet, benlik savaşı, hepimizin hayatımızın her anında verdiğimiz en doğal savaştır.
Günümüzde EGO diyoruz…
Ne zaman ki benlik savaşımızı her ortamda onu farkettirmeye yönelik verirsek o zaman “Egoist ya da Bencil” gibi yaftalar yeriz… Yine sonuçta mutsuz oluruz…
Bana diyeceksiniz belki;
“ Yahu biz, ne zaman mutlu olacağız?”
O zaman bu garip der ki:
Hiç çocuklara dikkat ettiniz mi? dikkat etmedi iseniz edin lütfen…
Anne babası güler yüzlü çocuklar ya da bebekler genellikle o kadar sevimli ve güler yüzlü olurlar ki… Güzel olmasalar bile sevilirler.
Öte yandan Anne babaları somurtkan-sürekli şikayet eden çocuklar ise, inanın mız mız denecek kadar kaprisli ve somurtkan olurlar… Ne kadar güzel çocuk olurlarsa olsunlar, sevilemiyorlar.
Ben çok çocuk gördüm, taş bebek kadar güzel ama insanın içinden; “yahu bu çocuk oyuncak bebek gibi, insanın sevesi gelmiyor”… Dedirten çocukları…
Unutmayalım ki bizler de bir zamanlar çocuktuk…
Hala içimizde o çocuktan kalıntılar var.
Artık maziye, bizi büyütenlere suçu yükleyerek kurtulmaya çalışmayalım lütfen.
Çünkü inanın kurtulunmuyor, daha beter boğuyor insanı…
Bataklıkta gibi oluveriyor insan…
Çırpındıkça batıveriyor… Anlamsız ve boş demiyorum, dikkat edelim…
Çünkü bizi nötrde bırakan değil bizi eksilere taşıyan bir durum oluyor!
Eskileri düşünmek ve üzülmekle dahi Kaybettiğimiz her an’da…
Çünkü nihayetinde, güneş dönmeye devam ediyor ve bizim tek gerçek sermayemiz an’larımız eksiliyor… O halde!
Ne mi yapalım?
Aynanın karşısına geçelim ve diyelim ki;
Gülmek sana yakışıyor!
Hadi gül!
Hayata gülümse… Ne kadar yaşayacağın an kaldı, bilmiyorsun, geçen senin değil, gelecek de gelir mi bilmiyorsun. Ama bu an senin ve sen bu an’ı gülümseyerek yaşabilirsin!
Hadi gül artık… Gülümse… 
Unutma, sakın unutma! Ego doymaz, doymak bilmez… Verdikçe ister, aldıkça daha fazla büyür ve doyurulamaz… Onunla savaşmak ve bu savaşı kazanmak istiyorsan, bunu ancak ona isteklerini vermeyerek yapabilirsin.

Düşün ki içinde YerDoymaz biri var. Bu Yerdoymazı sen yedirerek değil, yememeğe alıştırarak, isteklerini vererek değil, vermemeğe alıştırarak durdurabilirsin!
İşte Mutluluğu o zaman gerçekten tadabilirsin…
Hani küçük şeylerden mutlu olan ve herkesin gıpta ettiği insanlar var ya…
Hani o insanların çevresinde insanlar bir kelebek misali sonsuza dek olmak isterler ya
Sen de onlardan olmak istemez misin?
Seni bilmem ama ben isterim!
Bence Sen de onlardan biri olabilirsin…
Haydi ne dersin? Denemeğe değmez mi?
Haa unutmadan!
Bunu yapmak imkansız olmasa da biraz zorlanabilirsin,
Bazı tiyolara ihtiyacın olacak… Onları da sonraki yazılarım da belirtirim, bizi takip et, merak etme öğrenirsin…
Ve eğer, gerçekten istersen inan… Bunu da başarabilirsin!

Şahnaz Aras
Çocuk Gelişimi Eğitimcisi

Acizliği Yaşamanın Bize Kattığı Güzelliklerin Farkında Mıyız?

Acizliği Yaşamanın Bize Kattığı Güzelliklerin Farkında Mıyız?

Aciz olmak… Muhtaç kalmak, Çaresizlikler içinde çare dilenmek…
Hani yolda giderken üstü başı yırtık bir çocuk ya da dilendiği her halinden belli bir insan görürüz…
Bu manzara karşısında yaşanmışların ve beynimizdeki bazı bilgilerin etkisiyle,
Ama olumlu ama olumsuz tepkiler veririz ya…
Hani izlediğimiz filmlerde genelde; Haksızlığa uğrayan tarafı tutarız ya…
Onlar iyi olur, karşısındakiler de kötü!
İyilerle kötülerin ya da iyilik ile kötülüğün savaşı…
Bu savaş insanlık var oldukça var olacak bir savaştır! Bunu biliriz.
Çocuklarımıza hep iyiliği, iyileri, iyilikleri öğretmek için de biz savaşırız ya!
Bunlar biz insanlara yabancı durumlar değil.
Nihayetinde öğrettiğimizin tersini yapan evladımızın karşısında aciz kalırız.
Herkes ama herkes hayatının bir yerinde, bir anında bu durumu yaşar…
İsterse Sultan Süleyman olsun… Acz içinde kalmasına engel midir? Nitekim, O da ölümün karşısında acz içinde kalmamış mıdır?
Çaresizce an’ı seyretmek… Görebilirsek eğer Güzeldir! Güzelliklere gebedir…
Desem, bana ne dersiniz? Deli mi?
Yoksa tepki olarak bu yazının sonunu okumayı red mi edersiniz?
Etmeyin ne olur, bir dakikanızı ayırın ve bu yazıyı sonuna dek okuyun lütfen.

Nice benzerlerini sizin de duyduğunuz, Yaşanmış bir hikayeyi paylaşacağım:
Hastanenin zemin katındaki ameliyathane kapısında küçük bir çocuk vardı o gün…
İçeride de kendisiyle birlikte trafik kazası geçiren anne ve babası… Kendisi iyi idi. Hani derler ya; -burnu bile kanamamıştı- misali. Daha on yaşındaydı ve bu dünyada başka kimsesi de yoktu!
Doktorlar, gece sabaha kadar uzun uzun kalmışlardı içerde…
Minik çocuk da ameliyathane kapısında…
Çaresizdi o küçük ama yüreği kocaman insan… Çaresizliği çok erken tanımıştı… Acizliği…
İçerdeki doktorlar da aciz kalmışlardı. Nitekim kurtaramamışlardı ne annesini ne de babasını…
Acizdiler… aciz, ellerinden geleni yapsalar da acz içindeydiler
Kendileri gibi uyumadan sabahlayan bu çocuğun merakla bakan gözlerine bakamamışlar, başlarını öne eğmişlerdi…
Anlamamıştı küçüğüm. Ölümle tanışsa da tanıyamamıştı henüz…
Ne demekti ölüm? Doktorlar nasıl olur da bir şey yapamazlardı?
Bu soru, onun pusulası olmuştu…
Yıllarca… … Doktor olmak ve kendince o doktorlar gibi olmamak için inatla çok büyük zorluklarla… Okumuştu…
Nitekim, yıllar sonra doktor hem de Cerrah olmuştu…
Artık ölümü ve acz içinde kalmayı biliyordu.
Doktorların da azc içinde kalabileceğini o da bazen yaşıyordu; Vardığı zirvede şöyle diyordu: “Keşke acizliği daha önce kabul etseydim, sıradan bir doktor olsam yeterliydi… Hırsla, basamakları hızla geçmek için son sürat gitmeseydim… Hızlı gidenler, mutlaka bir yerlere zarar verirler. Ben, kariyer yapma hırsımla hayatımın aşkını elimde tutamadım… Bugün kariyerimin doruğunda olsam da sevdiğimin karşısında acizim… Kimse bilmez, herkes bana mütevazi doktor der…”

Kısacası dostlar; herkesin aciz kaldığı bir yer var, bu insana verilmiş belki de en güzel hediyedir.
Bu sayede, teşekkür etmenin güzelliğini, paylaşımın gerekliliğini, bizim de bir sınırımız olduğunu hatırlıyoruz… hiç düşündünüz mü?
Bu sayede, mağrurluğumuza gem vurup mütevazi bir insan olabiliyoruz… farkında mısınız?
Bu sayede, bu sayede… Çeken bilir, derler ya… Zorluğu ve acziyeti yaşamayandan istenen yardım ile yaşanandan istenen yardım esnasında kurulan empatide hangisi daha güçlü olur?
Aczi en derinden yaşayan ve bu acizliğin verdiği sıkıntıyı legal yollarla aşmaya çalışanlar er oğlu erlerdir!
Düşünelim olur mu?
Hayatı okuyalım…
O zaman göreceğiz, görüyoruz ki bu dünyada her şey ama her şey bizim için…
Bizim insan olduğumuzun farkına varabilmemiz için var!

Not: Adın ben de saklı küçüğüm… İsimsiz de olsa, paylaşmama izin verdiğin için teşekkür ederim, kocaman yürekli dostum!

Şahnaz Aras
Çocuk Gelişimi Eğitimcisi

Mahcubiyeti yaşamayı kabul etmek Yürek ister!

Mahcubiyeti yaşamayı kabul etmek Yürek ister!

Mahcup kelimesi iki hece…
Mahcubiyeti yaşamak bir an!
Ama onu kabullenmemek bir ömür savaş demek!
Neyle, kiminle nerede mi? Elbette ki sözlerle, egonla ve içinde!
Hani bazen haberlerde, bazen en yakınımız; komşumuzdan duyarız!
Kan davalarının sonunda ölen, bazen hiç tanımadığımız insanlar için ağlarız…

Duyarız yine bir yerlerden; Batan büyük şirketlerden işsiz kalan insanların hikayelerini dinleriz…
Parçalanan ailelerin, ayrılan grup arkadaşlıkların, görüşmeyen komşuların,
Mahkemede gün bekleyen nice davaların, … Başlangıç noktası hep o iki hece…
Bir an’lık o duyguyu yaşamamak adına kaçış sebeptir bunların hepsine.
Mahcup olmamak adına kaçış! Peki, kaçış tamam da nereye?
Kaçılan yer mahcup olmaktan iyi midir?
Bu kaçış kimdendir?

Keşke sadece kaçış olsa! Artık kaçmak için mücadele de gereklidir oysa…

Kaçışı kendimizden, mücadeleyi de kendimizle yaptığımızdan habersiz…
Başlar bir acayip hikaye…
Sonunda ne mi olur?
Siz söyleyin… Bu yolun sonunda çok daha büyük harflerle beklemez mi bizi o iki hece…
Bekler!
Oysa mahcup olmak! İnsanın yanaklarının kızarması ve hatanın kabullenilmesi ne güzeldir…
İnsan olmanın gereği, hata yapmak değil midir? Hatasız kul olamaz ki zaten…
Hani biz istiyoruz ya; Bizi hatamızla da sevecek birini!
Başkasını bırakın… Önce biz sevelim kendimizi hatamızla, günahımızla!
Korkmayalım mahcup olmaktan
Kaçmayalım o anı yaşamaktan!
Ardından… Mücadele edelim; tamam!
Aynı anı yaşamamak adına, direnelim!

İnsan denen yaratık, hayatı deneme yanılma ile öğrenir. Kimi; az dener çok dinler ve az hata yapar…
Kimi; çok dener az dinler ve yaşayarak öğrenmeyi seçtiği için doğal olarak çok hata yapar.
Yaşayarak öğrenmeyi seçenler çok akıllılardır. Tecrübeleri dinlemeyi değil, denemeyi severler…

Hangi grupta olursak olalım, seçtiğimiz yolda hata yapacağımızı ve o iki heceyi yaşayacağımızı unutmayalım olur mu?

Unutmayalım!
Bir anlık mahcubiyeti yaşamaktan kaçanların bazen bir ömür mahcubiyeti yaşadıklarını,
Unutmayalım!
Kaçtığımız yere kendimizi de götürdüğümüzü…
Savaştığımız varlığın kendimiz olduğunu,
Unutmayalım olur mu?
Önemli olan Zoru başarmaktır, kolayı herkes yapar diyorsanız ki haklısınız…
Kaçmayı tercihin kolay olduğunu…
Zor olanın, o iki hecenin yaşatacağı bir an’ı yaşamayı kabul olduğunu da unutmayın olur mu?

Şahnaz Aras
Çocuk Gelişimi Eğitimcisi