porno canli mac izle

Şahnaz ARAS – Konuk Yazar

Keşke’siz Yaşam

Ağlamaktan Kaçmak sadece Mutluluğa Sırt Dönmeye Yarar!

Son zamanlarda çok dikkatimi çekmeye başladı…
Herkesin ağzında; “Keşkesiz yaşam” adı altında bir slogan dolanıyor. İnsanlar övünerek çok iyi bir şey yapıyormuşçasına “Benim hayatımda hiç keşkem yok!” deyiveriyor…

Ne demek bu?
Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim demek oluyor, değil mi?

Peki, mantık çerçevesinde bakınca bu durum, ne kadar mümkündür?
İnsan beyni, bilimin bugün kabul ettiği üzere, emirleri ters alarak çalışır. Kısacası “Kesinlikle yapmam!” dediğinizi bir gün mutlaka yaparsınız… Yapmam diye emir verdiğiniz beyin, gün gelir size o yapmam dediğinizi yaptırır!
Tamam… Mantığı bıraktım. Peki, duygu çerçevesinde bakınca ne kadar mümkündür?
Klasik ve herkesin kabul ettiği, toplumumuzu anlatan şu sözler ortada duruyor:
– Büyük aşklar, nefretle başlar!
– Aşk hiç beklemediğin anda, yanlış zamanda, ummadığın insana duyulur! … vs.

Düşünüyorum da… Kontrol edemediği duyguları, emirlerini ters anlayan bir beyni ile yaşayan insan, nasıl olur da keşkesiz bir yaşam sürebildiğini iddia edebilir?
Hadi diyelim, bu iddia gerçek olsun.
Bunu söyleyen insan, kendini buna inandırsın ve keşkesiz bir yaşam sürdüğü yalanı ile yaşasın.
Kime ne zararı var?
Sana ne!
Kime ne? Diyebilirsiniz…
Ben de öyle dedim. Öyle diye diye susturdum kendimi. Bu yazıyı kaleme almayı geciktirdim şimdiye dek. Lakin sonra… Evet, sonra dayanamadım. Herkesin sabrının bir sınırı, dayanamamasına neden olan bir zaafı vardır ya hani… Benim zaafım da çocuklar! Evet, dünya üzerindeki tüm çocuklar. Nerede bir çocuk ağlasa, benim yüreğim sızlar. Diyebileceğim kadar etkiler beni onlar!
Haydaaa…
“Yahu sen de ne acayipsin. Şimdi bu konuyu nasıl getirip çocuklara bağladın?” diyebilirsiniz.
Kısaca şöyle izah edeyim; hepimiz biliriz değil mi, dünya denen düzende her şeyin zıddı ile kaim olduğu gerçeğini. Hani fizik kuralındaki zıt kutupların birbirini çekmesi gibi… Hani nefretin aşkı doğurması gibi… Hani siyahın beyazı anlamlı kılması gibi… Bunları daha nice çoğaltabiliriz… Şimdi söyler misiniz bana;
Hayatından keşkeleri, diğer anlamda pişmanlıklarını çıkartan insanın yüreği ne zaman üzülecek? Ne zaman bu insan, neye – niçin acı duyacak? Niçin ağlayacak? Ne zaman kendini aciz ve zayıf hissedecek? Ne zaman kendini suçlu görecek?
(şuna dikkat lütfen. bu duyguların hepsi özünde çok olumsuz olsalar da zıtlarını da doğurmak ve o bünyede zıtlarını da yaşatmak için vardırlar)
Acıyı, üzüntüyü yüreğinde hissetmeyi reddederek terk eden insan, zıddı olan mutluluğu nasıl yaşayacak? Gerçek gözyaşını dökmeyen insan gerçek gülümsemeyi nasıl yaşar ki?
Mutluluğu, gerçek anlamıyla yüreğinde yaşamayan insan çevreye sahte gülücükler atarak kendi gibi diğer insanları kandırabilir belki…
Lakin!
Henüz hatayı da… Keşkeyi de masumane kabullenen, en masum gülümseme ile hayata bakan ve bir anlamda mutluluğun kaynağı olan çocukları kandırabilir mi?
Ne dersiniz?
İnanın kandıramaz! Kandıramaması bir yana, çocuklarla veya çocuğuyla ortak bir noktada da buluşamaz. Hayata çok farklı pencerelerden bakıyorlardır çünkü. O çocuğunu, çocuğu da onu anlayamaz ki!
Kısa süre sonra aile içinde iletişim sorunu yaşanması muhakkak olmayacak mı? Olacak!
Nitekim, bu ve buna benzer sorunlarla bana gelen o kadar çok velim var ki!
Nihayetinde bana hangi sorun ve sorularla geliyorlar, biliyor musunuz?
– Çocuklarımız nankör. Ne alırsak, ne yaparsak mutlu olmuyorlar! Bu çocuklar varlık içinde yokluğu öğrenemiyorlar! Onlara nasıl ellerindeki ile mutlu olmayı öğretebiliriz?
Gibi tuhaf bir nedenle geliyorlar. Kendilerince çok haklılar.
Ancak unuttukları bir şey var:
Bahsettikleri ve şikayet ettikleri durum, sadece ve sadece “Keşkesiz yaşam” diye savundukları doğrularının acı ve yenmeyen meyvelerinden bir tanesidir!
Evet, günümüzde herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir. Kimse bir diğerine senin doğrun yanlış diye diretemez. Haklısınız!
Ancak şunu unutmayalım. Hepimiz insanız ve aynı doğanın eseriyiz. Hepimizin bir doğrusu olması şeklindeki durum, ortalığı karıştırmakta ve bizi doğamızdan uzaklaştırmaktadır. Çünkü sadece tek ve gerçek bir doğru vardır. Bizlerin de doğamızın paralelinde bu tek doğruyu bulmamız insan olarak en büyük sorumluluğumuzdur vesselam…

Şahnaz Aras
Kişisel Gelişim ve Çocuk Gelişimi Uzmanı

Dün, Bugün ve Yarın

Dün, Bugün ve Yarın…

Bilmem hatırlar mısınız?
80-90’lı yıllarda piyasada en çok ilgi çeken ve satan kitaplar arasında neler olduğunu?
O yıllarda, flört (veya erkek-kız arkadaş) durumlarına toplumun sıcak bakmadığından mıdır bilinmez ama en çok satan kitaplar, karşı cinsi tanıma kitapları olurdu. Bunlar, “Erkekleri veya Kadınları On adımda tanıma” gibi iddialı çıkışlarda bulunurlardı.
Yirmi küsur yıl geçti aradan.
O zaman bu kitapları okuyan gençlik bugünkü gençliğin ebeveyni oldu. Peki, “Bugünkü ebeveynlerin ve gençliğin en çok ilgisini çeken ne?” mi diyorsunuz?
Bugün en çok satan ve ilgi gören kitapların başında “Kişisel gelişim, Kendini keşfetme-Tanıma” içerikli kitaplar geliyor.
Kısacası güzel, hem de bence çok güzel bir süreçten geçiyoruz.
Sona yaklaşıyoruz, dersem yeridir.
Hangi sona mı diyorsunuz? Acele etmeyin, onu da söyleyeceğim.
80-90’lı yılların gençliği, evde büyükleri dinleyen söz hakkı pek verilmeyendi. Sürekli uyarılan ve dinlenilmeyen insanlar, bir süre sonra konuşulanları anlamazlar. İşte bu gerçek nedeni ile ailelere, ergenlik döneminde problem çıkaran bir gençlik vardı. Nitekim o zamanlar sadece “Ergenlik dönemi problemleri” adı altında problemler yaşanırdı.
Çoğunlukla aile büyüklerinden habersiz, Kızlar erkekleri tanıtan kitapları okuyor erkeklere o kitabın gözüyle bakıyorken erkekler de tersini yapıyordu… Bu arada her iki taraf da kendini anlatan kitapları saçma buluyor ve okuduğu satırlara gülüyordu.
Aradan geçen yıllar, o kitapları okuyan gençlerin okuduklarını gerçekçi gözle görmelerini sağladı. Okuduklarını gerçek yaşantıya oranladıklarında ellerine aldıkları bir damla su ile okyanusu tanımaya çalıştıklarını gördüler.
Öte yandan annelerinin, babalarının, hatta büyük anne ve babalarının tembihlerinin ise neredeyse bir gölün suyu olduğunu da…
Bunları gören ve anlayanlar kimler mi? Elbette ki 40’lı yaşlardaki ebeveynlerimiz. Yani günümüz Türkiye’sinin gençliğini yetiştirenler. Sonra ne mi oldu?
2000-2010 yılları arasında ebeveyn oldular ve artık bebeklik döneminde dahi sinir krizi geçirme durumlarını duyar olduk.
Bir süre sonra da hamilelik döneminde ceninin annenin psikolojisine etkisi de konuşulacak. Henüz o aşama fazla dillendirilmiyor ama az kaldı…

Belki, bana diyeceksiniz ki; “Yahu sen deli misin? İyi gidiyoruz dediğin bu muydu?”
Henüz demeyin lütfen. Yazının sonunu bekleyin. Sonra ne isterseniz söyleyin… Söz sizin.

Manzaraya genel baktığımızda şunu görüyoruz:
Teknolojinin bu denli ilerlemediği, TV’nin, internetin saatlerimizi almadığı dönemlerde insanlar, aileler birbirini izliyordu. Sadece konuşulanları değil, hareketlerden de neyi sevip neyi sevmediğimizi anlıyordu. Bu da aile büyüklerinin evlatlarını doğal ortamda tanımasını doğuruyordu. Nitekim dedelerimizin bir insanı yürüyüşünden tanıması doğal bir durumdu.
Bugün bizler bırakın çevremizdeki insanları, kendimizi dahi tanımaz olmuşuz ki kitapların en çok satanı bizi bize tanıtan kişisel gelişim kitapları olmuş…
Öte yandan bugünün ebeveynleri, aile büyüklerinin sözlerini dinlemeyişin neticesinin ağır olduğunu da yaşadığı için bugünün gençlerine kendilerini dinlemeleri gerektiğini adeta empoze eder olmuş.
Kendilerince de çok haklılar.
Ancak unuttukları bir şey var.
Onları uyaran anneleri, babaları önce kendini tanıyan insanlardı. Evlatlarını da uzun zaman süren gözlemleri ile gerçekten tanıyorlardı. Bu nedenle de verdikleri öğütler çok büyük ihtimalle onların yararına oluyordu. Çünkü yapılarına uygun öğütler veriliyordu. Herkese aynı öğüt söylenip aynı istikamet verilmiyordu.
Bizler ise daha kendimizi tanımıyor iken çocuklarımızı tanıdığımızı söylemek biraz abesle iştigal olmuyor mu?
Nitekim, acıkan insanın yemeğe ihtiyaç duyması gibi kendimizi tanımak için farklı yollar aramıyor muyuz?
Nihayetinde tanımadığımız benliğimizle, tanıyamayacağımız çocukları yetiştirmeye kalkıyoruz. Bunun neticesinde de çocuk sorunları bebekliğe kadar iniveriyor.
Çünkü çocukların hepsine aynı makinadan çıkan robotlar gibi davranıp aynı komutları veriyor oluyoruz. Her çocuk ise adeta;
“Ben özelim, bir taneyim. Bana, benim yapıma uygun komutlar vererek yaklaş.”
Diyebilmek için bize sorunlar çıkararak davranışımızın yanlış olduğunu gösteriyorlar.

Olayın en güzel ve belirttiğim sona yaklaşan yönü şu:
Dünün gençleri-bugünün ebeveynleri olan bizler günümüz gençleri ile arkadaş oluyor ve onlarla birlikte kendimizi tanıma etkinlikleri yapıyoruz. Aynı kitapları okuyoruz, hatta aynı giyiniyor, aynı davranıyoruz.
Unutmayalım ki, bugünün gençleri, yarının ebeveynleri olacaklar. Onlar ebeveyn olduğunda ise kendilerini bugünün ebeveynlerinden daha iyi tanıyor olacakları kesin gibi görünüyor. İlk aşamayı geçtikleri, kendilerini tanıdıkları için de hamilelikteki değişime kadar inip daha bilinçli bir çocuk eğitimi ile bu işin üstesinden gelecekler!

Ne dersiniz, sizce de güzel bir son değil mi?

Şahnaz Aras
Kişisel Gelişim Uzmanı

Çocuklar ve Uyku

Çocuklar ve Uyku

Yıllar evvel… Bölümümüzün kurucularından Değerli Hocamız Prof.Dr.Duyan Mağden derste bir benzetme yaparak bizi bilgilendiriyor ve şöyle diyordu:

“Çocuklar, evin biblosu değildir.” Bir evin biblosu olmak ne demektir?
Gerçekten, hayatlarına minik bir canlı girdiğinde aileler onu biblo gibi mi görürler? Ya da yaptıkları ile bu sınıfa koyduklarının farkında mıdırlar? Gelin hep beraber bakalım ve karar verelim ne dersiniz?

- Bizim belirlediğimiz, allayıp pulladığımız elbiseleri giyerler.
– Bizim belirlediğimiz yemekleri belirlediğimiz ölçüde yerler, yemek zorundadırlar!
– Bizim belirlediğimiz saatte belirlediğimiz plana uygun uyurlar, ya da uyumalıdırlar!
Bugün konumuz uyku olduğu için devam etmiyorum, Yoksa bu liste uzayıp, gider.

Karşımızdaki bir canlı, cansız bir biblo değil. Haliyle ona bu kurallarımızı, kendi planlarımız aksatmayacak tarzda uygulatmak kolay olmuyor tabii ki. Peki, sonra ne oluyor? Biz vazgeçiyor muyuz? Elbette ki hayır!
Bebeğimiz ya da çocuğumuz ne kadar inatçı ise biz ondan da inatçı çıkıyoruz. Her çareye başvuruyoruz.
Nitekim bu yazıyı yazmama sebep olan durumu dahi arz talep meselesine binaen oluşturuyoruz.

Durum şu: Geçen gün televizyonda hem de ana haber bülteninde; çocuklarını, bebeklerini uyutmakta zorlanan ailelere destek amacı ile “uyku koçu” diye anılan uzmanların destek olabildiğini izledim.
Peki, ne yapıyor bu uyku koçları derseniz. Bir çok şey yapıyorlar, anlatıyorlar.
Bebeğin uyuduğu odanın hep aynı ışık ve ses- müzikte olma gerekliliğini, hep aynı saatte, aynı şekilde yatırılma gerekliliğini öğretiyorlar. Bir süre sonra da bebeğin bu ortamı görür görmez uykuya daldığının kanıtlandığını… Çok değişik bir durum gibi anlatıyorlar!
Anlattıkları durumun kaynağının, Psikolojide herkesin bildiği Pavlov’un köpekleri şartlandırması olarak bilinen durumdan alındığını biliyor musunuz?
(Pavlov, köpeklere belli aralıklarla yemek verir. Her yemek verdiğinde de zil çalar. Bir süre böyle devam ettikten sonra, artık yemek vermediğinde de zil sesi duyan köpeklerin ağzından salyalar aktığını ve yemek beklediklerini görür.)

Canlıları seven ve hayvanlara dahi olsa, bu yapılanın psikolojik işkence olduğuna inanan biri olarak şartlandırma yöntemi ile bebeklerimizin uyutulması bana tarifi imkansız bir acı verdiği için bu satırları sizlerle paylaşmak istedim.
Tabii bu olayın birinci ve genel olarak negatif yönü.
Diğer yönleri neler derseniz?
İnsan yavrusu, bir hayvan değildir. O, hayatını hayvanlar gibi sadece yiyecek ve barınak bulmak üzerine kurmaz.
İnsan, doğaya ve diğer insanlara, varlığını borçlu olduklarına ve her şeyden önemlisi kendine; kendi varlığını, farklılığını kanıtlamak üzere aklını kullanarak yenilikler getirmek üzere yaşama sorumluluğunu taşıyan bir canlıdır.
Bu sorumluğu yerine getirmek için yaşanılan tarzdaki bir yaşamın içinde; her şey kuralına, saatine, gününe uygun olmaz, olamaz! Bu insan, her durum ve şartta ayakta kalmayı beyni ve ailesinin ona verdikleri ile öğrenmelidir.
Bir insan düşünün ki beyni bilgisayar gibi şartlanmış. Durumlar ve olaylar karşısında bu oldu ise o halde sonuç budur diye düz mantıkla yaşıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Haydi oldu diyelim, nasıl olur peki? Görelim!

Hani hatırlar mısınız? Lisede mantık derslerinde okur ve gülerdik;
Kuşlar uçar çünkü kuşlar kanatlıdır. Öyleyse bütün kanatlılar uçar… Diye yapılan düz mantıklara
Ve ardından biz yaramaz öğrenciler öğretmenin duymayacağı şekilde mırıldanırdık; “Tavuk da kanatlıdır ama uçmaz!” derdik!
Beynimizle hayatın içinde düz mantığın her yerde geçerli olmadığını tartardık. Tartabilirdik!
Neden mi?
Çünkü bizim beynimiz daha bebeklikten şartlandırılarak gelişim göstermedi. Çok daha özgür gelişti. İhtiyacı olduğunda uyuyan ve ihtiyacı olduğunda yiyen çocuklar olarak bizler şimdiki çocuklardan çoookkk şanslıymışız!
Oyuncaklarımız bu kadar yoktu belki, ama… Doğallığımız, insan olarak büyüme özgürlüğümüz vardı!

Daha beyin gelişimi en temel ve hızlı günlerinde olan yeni doğan bebeklerinin beyinlerini, zile şartlanan köpeklerdeki gibi uyku ortamına şartlandırdığımızı düşünebiliyor musunuz?
Bu şartlandırmayı öğrenen o minik beyinlerin hayatı da bu algılayışla algıladığını düşünebilir misiniz peki?
Bu şartlandırmayla gelişen beyin sahibi çocuk, aşağıdaki gibi bir hayat algısına sahip olursa ebeveyni onu sonra nasıl düzeltecek? Ona hangi hayatı sunarsa sunsun, gerçek ebeveynlik görevini yapabilmiş olacak mı?
Mesela;
Bugün hava yağmurlu, annem geç geldi. Öyleyse annem hep yağmurlu havalarda geç gelir! Diye genellerse…….????
Ya da
Bilmem kim trafik kazasında öldü. Trafik kazaları araçla yapılır. O halde araca binilmemeli! Derse????

Sevgili dostlar,
Teknolojinin gelişimi,
Hayatın ve ulaşımın zorluğu,
Çalışma koşulları,
Zaman kısıtlılığı,
Ve daha nice zorluklar, bugün yaşadığımız gerçeklerdir!
Tamam! Haklısınız. Hem de yerden göğe kadar haklısınız!
Haklıyız!
Ancak bu haklılık bize, yeni doğan ve her şeyi ile bize muhtaç bir canlıyı bir robot gibi yetiştirme hakkını verir mi?
Bu yapılanın o miniğin yetişkin olduğundaki beyin gelişimine nasıl etki ettiğini bilseler eminim hiçbir aile bu tür bir yola gitmez ve çocuğunun uyumayarak verdiği eziyetlere katlanmayı tercih eder.
Bu yazıyı, keşke, herkese ulaştırabilsem…
Tamamen vijdani bir sorumluluk ile yazdığımı bir kez daha bildirmek isterim…

Şahnaz Aras
Çocuk Gelişimi Uzmanı

Kaçış Nereye

Kaçış Nereye?
Kaçmak!
Neden kaçar ki insan? Neden!
Çocukken… Basittir kaçma nedenlerimiz
Hatta büyüklerimiz, gülerler kaçımıza
Yaptığımız, ancak onların gözünden kaçmayan tilki kurnazlıklarımızla…
Hatalarımızdan sıyrılışımıza… Sonra,
Sonra anlatırlar olmadık ortamlarda, ballandıra… ballandıra!
Kimimiz şahit oluruz bu anlatışlara…
Kimimiz büyüdüğümüzde duyarız anlatıldığını tüm tanıdıklara
Farklı tepkiler veririz kendimizce,
Utanır, sıkılır, güler geçer ya da hırslanır-kızar ve yine sıyrılır kaçarız bir şekilde.
Bilmeden… Düşünmeden…
Sadece kaçarız
Kaçmak için kullandığımız farklı metotlarımız vardır;
Kimimiz odayı-ortamı terk eder
Kimimiz sadece düşünce dünyasında o ortamı dinlemeyi reddeder
Kimimiz konuyu değiştirir ustaca ve başka konu konuşulur, unutulur gider o anda
Kimimiz, gülerek katılır anlatılanlara ve fark ettirmeden istediği yönü verir konuşulanlara
Ancak hepimizin ortak bir noktası vardır aslında
Hepimiz kaçarız asli gerçeğimizden
Korkarız, yaptığımız hatanın inceliklerini görmekten
Hatamızla yüzleşmekten.
İnsanoğlu hata yapar!
Hem de çok ama çok hata yapar!
Tecrübe denen şey hataların diğer adı ise eğer
Tecrübe kazanmak için hatalarımıza vermeliyiz zaten, çok büyük değer
Kaçmak güzel ve kolay görünse de
Kaçmak,
Hatalarla yüzleşmekten korkmak
Tecrübesizliğe doğru bir gidişte olmak
Demektir!
Her yaşın bir olgunluğu, yetişkin kelimesinin dolgunluğu,
Büyüklerin büyüklük yapabilmesinin
Küçüklerin hatalarının affedilmesinin
Büyüklerin hep kucaklayıcı ve affedici oluşlarının
Dibinde, bu gerçek yatar!

Büyümek, olgun olmak ve büyüklük yapmak, yapabilmek
Hataları ile yüzleşmekten ve kaçmaktan vazgeçmekten geçer!
Kaçış nereye …? Nereye kadardır?
Ölüm gibi bir gerçek karşımızda durmaktadır!
O gelmeden önce bize, hatalarımızla yüzleşmek yakışır!
Ölüm bir andır! Sadece bir an! Hataları kabul etmek de öyle…
Dün gitti, yarının geleceği de belli değil ise
Bugün var! Bugünde de an ve anlar var…
Bugünü geçirelim artık gerçeklerle yüzleşmekle
İnanın kaçarak sarf ettiğimiz enerji, yüzleşirken yeter de artar bize…

Şahnaz Aras
Kişisel Gelişim Uzmanı